Tüm dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz işsizliğin zaten kol gezdiği ülkemizi de feci halde etkisi altına almış bulunmakta. Aslında bunu hatırlatmama bile gerek yok çünkü çoğumuz işsizliğini nasıl bir canavar olduğunu ve insanların iliklerine kadar nasıl işlediğini zaten biliyoruz. Hele hele ben bu hissiyatı en yakından yaşayanlara en iyi örneğim.
Her aileden en az bir kişi işsiz! Karı koca işsiz kalanlar ise çaresizliğin pençesinde kıvranıp duruyor. 1980 askeri darbesiyle birlikte insanların üzerinde yoğun baskılar uygulanarak yaratılan tüketim toplumu şimdilerde kendini bir kez daha eğitmek zorunda. Eskiden alınan bir ayakkabı 3-5 sene giyilirken şimdi çantamıza ve kıyafetlerimize göre ayakkabılarımızı seçmek hatta saç rengimizi bile bu modaya uydurmak zorundayız. Kendisini modaya adapte edemeyen, harcamalarını sınırlı tutulanlar toplum içinde de sınırlı derecede hürmet görür oldu. Sokakta yürürken çevreme bir bakıyorum da hemen ünlü nüktedanımızın sözleri geliyor aklıma “ye kürküm ye” gerçekten de öyle olduk ya da oldurulduk.
Bu oldurulma durumundan başlayan sonun böyle işsizliklerin çığ gibi büyüdüğü dönemlerde kendini daha da yoğun hissettiriyor. Ağızdaki çarpık dişler gibi sırıtıyor çoğumuzun kredi kartlarındaki taksitli satış bedelleri. Ödenmeyi bekliyorlar elbette. Aynı zamanda bir ihtiyaç halini alan internet faturaları, her ay ayrı bir bahane bulunarak zamlanan elektrik ve su faturaları da giriyor işin içine. Artık kimse çatısına anten takıp televizyon izlemediği için renkli ekranın evlerimizde özenle parıldaması için de aylık belli bir tutar ödüyoruz çeşitli kurumlara. İletişimin kaçınılmaz bir hal aldığı bu dönemde ödediğimiz çeşitli telefon faturalarını saymıyorum bile. Ödemeler birbiri peşisıra gelirken saçları boyalı, kıyafetleri aynalı biz hanımların ve günün modasını projektör gibi yansıtan beylerin ceplerinde metelik yok.
Nerden mi biliyorum? Nasıl bilinmez efendim ben de onlardan biriyim. Anlamının gayet dışında süslü manasında kullanılan prezantabl bir biçimde çeşitli kapıları aşındırarak iş arıyoruz hep birlikte. Bazılarıyla birkaç kez karşılaştığım bile oluyor. Onlar benim farkımdalar mı bilmiyorum ama ben rakiplerimi yakın markajıma almış durumdayım. Hoş rakiplerini takip etmek yetmiyor artık iş dünyasındaki pencerelerden küçük bir bakış atmak için. Ne mi lazım? Torpil efendim bildiğiniz ya da benim bir türlü bilemeyip sizin bildiğiniz TORPİL!
Şimdilerdeki yeni moda –ki yeni modaları yakından takip edebiliyorum çünkü yaklaşık bir yıldır iş arayıp bulamıyorum- başvuru formlarına “kurumumuzdan bir tanıdığınız var mı? Varsa kim ya da kimler?” biçiminde sorular eklenmesi. Böyle sorularla karşılaştığımda baştan şansımı kaybettiğimi anlıyorum ancak bu şekilde belki başka işsizlerin önü açılıyordur, onlar işe yerleşirlerse bir sonraki iş başvurusunda onlarla karşılaşma olasılığım azalır, bu da benim işe alınma şansımı arttırır diyerek kendimi oyalamaya çalışıyorum. Ben böyle salakça şeylerle avunur ve içim sıkıldığı zaman ülkemin gerçekleri hakkında yazılar yazarak kendimi avuturken, faturalar önümde dağ gibi yığılırken yeni işsizler ekleniyor bu orduya torpilleri olan.
Her gün gözümü açıp iş ilanlarına bakarak bir mesai harcar gibi giyinip süslenip iş başvuruları yapmak için yollara düşerek bir yıl geçirdim. Bu arada eski arkadaşlarımı da aradım, ziyaretlerde bulundum. Bir çift ayakkabım eskidi bu uğurda daha taksitleri yeni bitmişti oysa ki. Sonuç olarak şimdilik iş bulabilmiş değilim. İş bulamadığım gibi gittiğim her yerde istenen o torpil, hamili kart yakınımdır, arka ya da dayı gibi adlandırılabilecek bir tanıdıklardan da edinemedim. Neyse hala aynı tezi sürdürüyorum. Belki torpilleri olanlar günün birinde tükenir de benim gibi sadece becerilerine ve tecrübelerine güvenerek iş dünyasını kucaklamaya hazırlanan sevgili işsizler de ekmeklerini kazanmaya başlayabilirler.




