23 Nisan…

Kocaman insanlara geleceğini, nereden gelip nereye gittiğini, doğru yürüdüğü yolda farkında olmadan kimin kayığına kürek olduğunu sorgulatan fani dünya küçücük çocuklara neler yapmaz diyerek karşıladığım her 23 Nisan gibi bir 23 Nisan aslında…

Bundan bir hafta önce yaşadığımız facianın kapının eşiğinde bizi beklediğini defalarca düşünen, yazan, konuşan, tartışan biri olarak içimde sadece üzülmenin ezikliğini duyduğum bir 23 Nisan…

Çocuklarımın okuldan eve her dönüşlerinde, arkadaşları ile her görüşmelerinde, yüzlerinde solan her gülüşte adım adım felaketlerin nereden ve nasıl yaklaştığını hisseden bir fani olarak ben evimden takip ederken olayları; işi bu olan biteni takip edip, önceden olabilecekleri ön görüp, önlem almak olanların yine abuk sabuk bahanelerle konuyu geçiştirmeye çalıştıklarını içimize sindirdiğimiz bir 23 Nisan…

Taze taze daha bu akşam kucağıma düşünceli başını koyan çocuğumun ‘aslında ne için çalıştığımı bilmiyorum, bir bilinmeze yürümek beni yoruyor’ cümlesinde duyduğum ümitsizlik duvarını yırtmak için ne yapabileceğimi düşünürken yazımı yazdığım bir 23 Nisan…

Tek istedikleri kendi ülkelerinde geleceğe güvenle hazırlanmak olan küçücük çocukların kimi zaman bir tarikatın, kimi zaman bir cemaatin, kimi zaman bir akrabanın, kimi zaman kendi öz anne babasının elinden kaçmak, kurtulmak için gözyaşı dökerek sosyal medyada yardım istediği bir 23 Nisan…

Şöyle bir düşünüyorum da zenginlik ve fakirlik ayrımını yapmaya başladığımda sanırım ortaokulun sonlarındaydık. Hep aynı hırkayı giymem, dayımın eski parkasıyla kışı geçirmem epey bir sohbet konusu olmuştu sınıfta. Günümüzde, daha birinci sınıfa giden yeğenim bu kavramların anlamını okuma yazmadan önce öğrendi. Artık biliyor ki, zengin olan daha önde, daha mağrur, üstelik bu zenginliği nasıl edindiğinin de pek bir önemi yok. Cebindeki paranın sıcaklığı ortalığı yakıp kavurmaya yetiyor. Onun beslenme çantası dolup taşarken, kimi çocuklar yemek molasında sadece su içiyor. Koca koca insanlar da bu adaletsizliği bir köşesinden düzeltmek için kıllarını bile kıpırdatmıyor. İşte böyle bir 23 Nisan…

Sınav sistemlerinin, hatta sınav günlerinin değiştiği bir eğitim yılının içinde yepyeni bir müfredatla daha karşımızda olan Milli Eğitim Bakanımızın her şey normalmiş gibi yaptığı, üstelik okullarda yaşanan şiddet olaylarının en sonuncusunu pek meşhur ‘dış güçler, karanlık eller’ kavramlarına bağladığı, bizi de bu akıl dışı yaklaşımı ile akşam yemeği esnasında bolca güldürdüğü bir 23 Nisan…

Yine kimsenin çocuklara sahip çıkmadığı, eğitimi, sağlığı, yeterli beslenmeyi, gerektiği yerde psikolojik destek almayı tamamen pas geçtiği bir 23 Nisan…

Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, çocuklarımız ve eğitim sistemi hakkında sadece yönetenler değil yönetilenler de sorumlu. Aslında sadece Bursa’da 5 bin derslik eksiği olduğunu söyleyip duruyoruz aylardır. Yıkılan okulların yerine yenisinin yapılmadığını, bir arada olmaması gereken yaş gruplarının okul yetersizliği nedeniyle aynı binayı paylaşmak zorunda kaldığını, okullardaki şiddet sarmalının önüne geçmekte öğretmenlerin müdahalesinin çoğunlukla yeterli olmadığını, her okula kadrolu en az bir güvenlik görevlisi gerektiğini anlatıyoruz. Uyuşturucu piyasasının pek çok okulda kapı önünde bina içine sızmayı başardığını, artık sadece erkeklerin değil kızların da ‘ali kıran baş kesen’ kabilinden dolaşmayı marifet saydığını hatırlatıyoruz.

Bunları anlattığımız yayınlar en az izlenen, bunları yazdığımız yazılar en az okunan oluyor. İşin dedikodusunu yapmak çözüme yönelik kafa patlatmaktan daha kolay geliyor herkese.

Kendi çocuğumuza sıkıca sarılıp evden öpücüklerle uğurladığımız o tatlı yüzü akşama yine sağlıkla aynı kapıda görmeyi umut ederek daha ne kadar gün geçirmeye yüreğimizin dayanacağını düşündüğümüz bir 23 Nisan…

Çocuklara bayram armağan eden tek ülke olarak, çocuklarını güvende tutamamanın acısıyla ve gerçekten içten bir haykırışla; ‘Yaşasın çocuklarımız’ dediğim bir 23 Nisan…